
Kurabiyeye bayılırdı. Belki de ben öyle olmasını umdum hep. En sevdiğimiz kurabiyeciden iki poşetle çıktık. Tatlı ve tuzlular aynı poşette olmamalı diye uyarmıştık kurabiyeciyi. İkimiz de o kadar şirindik ki, adam poşetin maliyetini düşünmeden bizi mutlu etmişti. Kurabiye almak için az paramız olmasını sorun etmeden… Kapının üzerindeki çanı bağırtarak ayrılmıştık dükkandan, çıkmadan vitrine göz atmıştık tabi, gelecek sefer hangi kurabiyeleri deneyeceğimizi düşünerek.
Oyunbozanlık etmeye bayılırdı. Benim elimdeki tatlı kurabiye poşetindeki, favorim olan çikolata kaplamalıyı tek hamlede ağzına attı. Kızamadım, hakkımı yemesine izin verceğim tek kişinin O olabileceğini düşündüm hatta. Askeri gazinonun önünde ağzımıza birer tane daha kurabiye attık.
Bir süre konuşmadık, yalnızca yürüdük. “Bazen konuşmaya gerek kalmaz” demişti bir keresinde. “Sen yanımdayken, konuşmakla vakit kaybetmemeliyim.”
İlçenin en büyük caddesini Anadolu Lisesi’ne bağlayan kestirme yoldaydık. Hükümet Konağı’nın bahçesi. “Çevresel faktörler” dedi. “Çevresel faktörlerden dolayı artık seni sevmemeliyim.”
Yanlış anlamaya, lafı çarpıtmaya bayılırdım.
O günden beri doğadan nefret ediyorum…
