Kurabiyeye bayılırdı. Belki de ben öyle olmasını umdum hep. En sevdiğimiz kurabiyeciden iki poşetle çıktık. Tatlı ve tuzlular aynı poşette olmamalı diye uyarmıştık kurabiyeciyi. İkimiz de o kadar şirindik ki, adam poşetin maliyetini düşünmeden bizi mutlu etmişti. Kurabiye almak için az paramız olmasını sorun etmeden… Kapının üzerindeki çanı bağırtarak ayrılmıştık dükkandan, çıkmadan vitrine göz atmıştık tabi, gelecek sefer hangi kurabiyeleri deneyeceğimizi düşünerek. Oyunbozanlık etmeye bayılırdı. Benim elimdeki tatlı kurabiye poşetindeki, favorim olan çikolata kaplamalıyı tek hamlede ağzına attı. Kızamadım, hakkımı yemesine izin verceğim tek kişinin O olabileceğini düşündüm hatta. Askeri gazinonun önünde ağzımıza birer tane daha kurabiye attık. Bir süre konuşmadık, yalnızca yürüdük. “Bazen konuşmaya gerek kalmaz” demişti bir keresinde. “Sen yanımdayken, konuşmakla vakit kaybetmemeliyim.” İlçenin en büyük caddesini Anadolu Lisesi’ne bağlayan kestirme yoldaydık. Hükümet Konağı’nın bahçesi. “Çevresel faktörler” dedi. “Çevresel faktörlerden dolayı artık seni sevmemeliyim.” Yanlış anlamaya, lafı çarpıtmaya bayılırdım. O günden beri doğadan nefret ediyorum…

Kurabiyeye bayılırdı. Belki de ben öyle olmasını umdum hep. En sevdiğimiz kurabiyeciden iki poşetle çıktık. Tatlı ve tuzlular aynı poşette olmamalı diye uyarmıştık kurabiyeciyi. İkimiz de o kadar şirindik ki, adam poşetin maliyetini düşünmeden bizi mutlu etmişti. Kurabiye almak için az paramız olmasını sorun etmeden… Kapının üzerindeki çanı bağırtarak ayrılmıştık dükkandan, çıkmadan vitrine göz atmıştık tabi, gelecek sefer hangi kurabiyeleri deneyeceğimizi düşünerek.

Oyunbozanlık etmeye bayılırdı. Benim elimdeki tatlı kurabiye poşetindeki, favorim olan çikolata kaplamalıyı tek hamlede ağzına attı. Kızamadım, hakkımı yemesine izin verceğim tek kişinin O olabileceğini düşündüm hatta. Askeri gazinonun önünde ağzımıza birer tane daha kurabiye attık.

Bir süre konuşmadık, yalnızca yürüdük. “Bazen konuşmaya gerek kalmaz” demişti bir keresinde. “Sen yanımdayken, konuşmakla vakit kaybetmemeliyim.”

İlçenin en büyük caddesini Anadolu Lisesi’ne bağlayan kestirme yoldaydık. Hükümet Konağı’nın bahçesi. “Çevresel faktörler” dedi. “Çevresel faktörlerden dolayı artık seni sevmemeliyim.”

Yanlış anlamaya, lafı çarpıtmaya bayılırdım.

O günden beri doğadan nefret ediyorum…

Tam 3 yıl olmuş bugün.
Onu ilk gördüğümde üzerinde siyahlar vardı. Kafasında Adidas bir şapka, siyah. Öyle ki, gözlerini görmek için eğilmeniz gerekirdi. Güzelliği karşısında eğilmemeniz ayıptı. Ben aşka inanmıyorum, görür görmez aşka hiç inanmıyorum. Ama o gün bişeyler oldu ve insan bir şeye inanmıyor diye o şey yok değildir.
Yolda koşmadığım için pişman oldum. Öyle ya, belki de koşmuşumdur, oraya kadar nasıl gittiğimi bile bilmiyorum.
O günden itibaren Boyner mağazalarına saygı duyuyorum mesela. 23 Nisana daha fena saygı duyuyorum. Tatil olmasına. Kayseri’nin Tokat’tan daha büyük olmasına. Hatta dünyada sadece bir tek alışveriş merkezine saygı duyuyorum. O küçük, 60 plakalı servise.
Yağmura saygı duymuyorum, o gün O’nu biraz daha görmemi engellediği için.
O’na saygı duyuyorum, bana katlanabildiği için. 00.00.00’a saygı duyuyorum. Mektuplara, Bloo’ya saygo duyuyorum. Alerjim olmasına rağmen, adını bile bilmediğim o kurumuş çiçeğe. Sinemalara ve 3. sınıf korku filmlerine. Milyonda birini görebildiğim o şehre. Otogar banklarına saygı duyuyorum.
Adidas’a bile saygı duyuyorum.
Beni sevebilen o kadına sevgi duyuyorum. Bitmemesi dileğiyle.
Sözümü tutmanın kıvancı ile.
Nice 3lere!


Kobi.
Evet, 2009 yazı asla geri gelmeyecek.


“
…
Olympos’ta sahilde, dalgalar vurdukça kıyıda parlayan planktonlara bakmıştık bir gece. Plankton çok duygusal bir şeydir, adı gibi değil. Bence planktonların adı harikulade olmalı ya da hüsnüniyet. Ekseriyetle olmalı en azından, muhtemelen bile olabilir. “Bu anı önceden o kadar çok düşünmüştüm ki gerçek olunca eksik gibi geldi,” demişti. “Kopuk bir düğme gibi, bir şeyler eksik değil mi sence de?”
“B vitamini eksikliğinden,” dedim. “İnsandaki bütün eksikliklerin kaynağı b vitamini eksikliğidir.” Sonra dans etmiştik. Ben dans etmeyi beceremem ama sahilde herkes dans edebilir diye düşünmüştüm. Haklıymışım. Neresinden bakarsan bak güzel bir yazdı.
Bekâr Sokak’ta yürümüştük sonra, yaz biterken. Bazı sokaklarda yalnız yürünmez, illaki biriyle paylaşmak gerekir o sokağı. “Bana öyle bakarsan nasıl ağlayabilirim ki?” demişti. O kadar sıcak bir gülüşle söylemişti ki bunu dokunsam elim yanardı.
Benim, Çehov’dan ve o yazdan öğrendiğim şey şu: Fırsatı varken ağlamalı insan. Ele güne sergilenmeyecek duyguları olduğunu düşünmemeli. Sadece gözüne sabun kaçmış çocuklara bırakmamalı bu işi. Derdini anlatabilecek kadar ağlayabilmeli en azından. Ve önündeki yol yürüyebileceğinden uzun olsa da yürümeli o yolu, yürüyebildiği yere kadar. Sonunda perişan olacağını bilse de, zihni karmakarışık ve kalabalıkken kendisi yapayalnız kalacağını bilse de yürümeli. Ne zaman başladığını fark etmediğimiz yağmurun ne zaman bittiğini de anlayamamıştık o yaz. 2009 yazı geri gelmeyecek. Geri gelmeyecek diğer yazlar gibi.”
Saygılar Emrah abi.
O’nu sevmek; kahkahalarla ağlayabilmek, hıçkırarak gülebilmek.
O’nu sevmek; kalbin göğüs kafesine tecavüz etmesi.
O’nu sevmek; uzuvlarının kontrolünü kaybetmek, beyne hükmedememek.
O’nu sevmek; kitabın birinde sayfaları geçerken rastgele görülen kelimeyi, sırf onun ismini andırıyor diye sayfalarca aramak.
O’nu sevmek; O’na benzeyen kantin görevlisine sempati duymak. Her baktığın yerde O’nu görmek. Bazen alışveriş merkezinde, bazen karşıdan karşıya geçerken, bazen bir saniyeliğine baktığın herhangi bir yerde. Tanımadığın insanlara yersiz gülümsemek, O’nu sevmek. Tuhaf tepkilere hazır olmak, risk almak.

O’nu sevmek; O’na giden yolda saatleri dakika gibi görmek.
O’nu sevmek; O’nu beklerken dakikaları saatler gibi görmek.

O’nu sevmek; iki büklüm,  otogarda bile uyuyabilmek.
O’nu sevmek; rahat, sıcacık yatakta bile uyuyamamak.

O’nu sevmek; derin bi nefes almak.
O’nu sevmek; nefessiz kalmak.

O’nu sevmek; hava kadar lazım, ekmek gibi mübarek, su gibi aziz bir şey.
Sevgi sözcüklerinin haddinden fazla kullanımı günümüze ait değil. Hatta demode, dalga geçilesi. Oysa Coelho ya da Marquez aşkı, sevgi sözcüklerinin sayısıyla doğru orantılıdır. Sevgilime her fırsatta onu sevdiğimi söylesem, yüksek ihtimalle terkedilirim. O bana sürekli bunu yapsa, radikal bi kararla ondan soğuyabilirim.
Oysa kaç adet ’Seviyorum!’ ifade edebilir ki sevginin bir kırıntısını?
Çevremdeki birçok insan aşk, sevgi, sadakat gibi kavramlara inanıyor ve uyguluyor. Ama sadece gündüzleri.
Daha 20 imiş. 11 Ağustos 2011 itibariyle ve ‘sonunda’ 20 oldum. Evet, bence de yavaş gitmeliyim. Tiineycırlık dönemi sona erdi, artık daha yeni bi yoldayız sanki ve hız sınırı 20. Askerlik falan da geldi şaka maka, muhtarımız bi 6 ay önce dedeme sormuş beni mesela. Bi 17 çok içimde kalmıştı, hayatımın en kötü yılıydı belki de, hiçbişey yapmadığımla kalakalmıştım. Nolur 20 öyle olmasın, ilgili merciilere duyrulur. Ayrıcaa, hiçbir doğum günümde parti yapmadım, klişe olucak ama sevmiyorum cidden. Hep aile içi küçük kutlamalar. Daha ne olsun abi, McDonalds’ta helyumlu balonlarla palyaço eşliğinde mi kutlayalım? Hediye ritüeli de saçma. Böyle sessiz sakin bir dönem olduğundan çoğu kişi de hatırlamaz ama ben hatırlayanlarla mutluyum. İyi ki varlar. Hatırlamayanlar da iyi ki var tabi. Onlar hiç tribe girdiğimi falan sanmasın, böyle şeyleri taksam bu yazı burda olmazdı. Başta ailem. Sonra ‘O’ ve sonra arkadaşlarım. İsim falan vermek istemiyorum, o gün benimle olanlar zaten biliyorlar değerlerini. Lan bide 20lik diş var, onu unuttuk :(

Daha 20 imiş.

11 Ağustos 2011 itibariyle ve ‘sonunda’ 20 oldum.

Evet, bence de yavaş gitmeliyim.

Tiineycırlık dönemi sona erdi, artık daha yeni bi yoldayız sanki ve hız sınırı 20.

Askerlik falan da geldi şaka maka, muhtarımız bi 6 ay önce dedeme sormuş beni mesela.

Bi 17 çok içimde kalmıştı, hayatımın en kötü yılıydı belki de, hiçbişey yapmadığımla kalakalmıştım. Nolur 20 öyle olmasın, ilgili merciilere duyrulur.

Ayrıcaa, hiçbir doğum günümde parti yapmadım, klişe olucak ama sevmiyorum cidden. Hep aile içi küçük kutlamalar. Daha ne olsun abi, McDonalds’ta helyumlu balonlarla palyaço eşliğinde mi kutlayalım? Hediye ritüeli de saçma. Böyle sessiz sakin bir dönem olduğundan çoğu kişi de hatırlamaz ama ben hatırlayanlarla mutluyum. İyi ki varlar. Hatırlamayanlar da iyi ki var tabi. Onlar hiç tribe girdiğimi falan sanmasın, böyle şeyleri taksam bu yazı burda olmazdı.

Başta ailem. Sonra ‘O’ ve sonra arkadaşlarım.

İsim falan vermek istemiyorum, o gün benimle olanlar zaten biliyorlar değerlerini.

Lan bide 20lik diş var, onu unuttuk :(

Bu aradaaa, Corç Kuluni’yi de sıçarken bile izlerim.